“Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfarda bulunurlardı.”[1]
Seher vakti, gecenin son üçte biri, yani gecenin bitip sabah vaktinin girmeye yaklaştığı özel bir zaman dilimidir.
İnsanların çoğunluğunun uykuda olduğu bu vakitleri uyanık olarak namaz ve istiğfar ile geçirenler, bu vaktin kıymetini bilirler. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Allah Teâlâ gecenin son üçte birlik bölümünde ‘Benden mağfiret isteyen yok mu, ona mağfiret edeyim’ diye ferman eder.”[2]
“Seher”kelimesinin çoğul olarak zikredilip “Seherler”şeklinde gelmesi, her bir seher vaktinde aksatmadan ibadet için kalkmaları hasebiyledir.[3]
Abdullah İbn Mes’ud radıyallahu anh, seher vakti girdiğinde şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Beni davet ettin, ben de davetine icabet ettim. Allah’ım! Bana emrettin, ben de itaat ettim. Sen kelamında, ‘(Onlar) sabredenler, doğru olanlar, itaat edenler, infak edenler ve seher vakitlerinde mağfiret dileyenlerdir’[4] buyurdun. Bu seher vakti beni bağışla” derdi.”[5]
Bu seçkin kimseler, geceleyin Rablerine kulluğun en büyük nişanesi olarak namaz için uykularını bölmüş, kıldıkları namazlarının ardından “Allah’ın kendilerini bağışlamasını” istemektedir. Onlar lisan-ı halleriyle adeta şöyle demektedirler: “Rabbimiz! Nefsimize zor gelen bir iş olarak sana ibadet için uykumuzu bölmüşsek de kendimize bundan pay çıkarma gibi bir duyguya kapılmaktan bizi koru. Eksik ve kusurlarımız, yaptığımız ibadetler yanında çok daha fazla. Hem yaptığımız amellerimiz de kusurdan uzak değil. Yaptığımız amelimizi lütfunla kabul et. Bağışladığın kullar arasına bizi kat.”
Büyük müfessir Fahreddin er-Razi rahimehullah, bu ayet-i kerime üzerine şu açıklamalarda bulunur:
“Kâmil bir mü’min, iyiliğin en ilerisini yapar, yine de bunu az görür, kusurlu yaptığını söyleyerek mazeret beyan eder. Fakat imanı kâmil olmayan ise, az bir şey yapar, onu gözünde büyütür ve hemen onu başa kakar.
Az uyumak, onlara başka bir ibadetle meşgul olmayı sağlamıştır. Bu da, seherlerde istiğfar etmektir. Bu durum, kendilerini beğenmelerine ve kibirlenmelerine mâni olur.
Ayette, herhangi bir günah işlemeden bile, onların istiğfar ettikleri beyan edilmektedir. Çünkü onlar, seherlerde ibadetle uyanıktırlar. Dolayısıyla o vakitte günah işlemeye ayrılmış bir zamanları yoktur.”
Zemahşerî rahimellah da ayet-i kerimedeki şu ince noktaya temas etmektedir: “Burada istiğfarın kemâl ve mükemmelliklerini ifâde için hükmü, buradaki kimselere hasretmektir. Buna göre sanki, başkası, onların dışındakiler (gerçek manada) istiğfar edici değil de hakkıyla istiğfarda bulunanlar ancak onlardır…”
Hz. Ali radıyallahu anh, bir mecliste insanlara şöyle dedi: “Helak olma ve kurtuluş da mümkün olduğu halde, helake giden kimseye şaşarım!” Ona denildi ki: “Ey Müminlerin Emiri, o (kurtuluş) nedir?” Dedi ki: “İstiğfardır (Allah’tan bağışlanma dilemektir).”[6]
DİPNOTLAR
[1] Zariyat, 17-18.
[2] Malik, Muvatta, no: 498; Buhârî, 1094.
[3] İbn Âşur, Tefsir.
[4] Âl-i İmrân3/17.
[5] Taberî, Câmiu ’l-Beyân, XXVI, 208; İbn Kesir, Tefsîrü ’l-Kur’âni’l-Azîm, IV, 353.
[6] Dineverî, el-Mecâlis ve Cevâhiru’l-İlm, Söz:1207.

Lütfen bekleyiniz...